Salı, Mart 13, 2007
İki dakika...
İki dakika sonra, hiç doğmamış olmayı düşlüyor insan.. Nasıl bir boşluk? Nasıl da soğuk!
Çarşamba, Mart 07, 2007
Yeni Dünya (Bölüm III ve son)
Çok yüzeysel bir tablo çizdiğimin farkındayım, buraya kadar. Ancak, oldukça kompleks bir konuya da bulaştığımın farkındayım. Aslında gelmek istediğim noktaya bir ön hazırlıktı. Yok. Ne öncekiler gibi uzun olacak, ne de bilinmedik…
Yeni dünya, evet sanırım buydu temel yönelimimiz.
11 Eylül pek çoklarına göre yeni bir şeydi. Soğuk Savaş sonrası düşmansızlığın suni bir dışavurumuydu; belki tam bir tepkiydi, belki de bir yerlerde bunu yaratan bir “klik” olmuştu. Dünya ticaretinin kalbi olarak görülen Dünya Ticaret Merkezi’nde o gün olanlar neyi temsil ediyordu? Tarihin sonu mu? Medeniyetler çatışması mı? Derinlerde ne vardı?
Belki resimlere bakarken sorgulamamızı istediğim de budur.

Hegemon kuvvetlerin yıllarca beslediği karganın göz oyma vakti mi gelmişti yoksa? Hani 90’larden önce karşıt güce karşı beslediği…
Lafı fazla dolandırmak değil… bir yere varmayacak cümlelerle sorgulamanızı istiyorum içinizde…
Yeni dünya düzeyi, her zaman kaotik ve anarşik olagelmiş uluslararası ortamın geldiği son noktaydı sadece.. İşte buraya kadar anlattıklarım! Nerden başlatırsanız başlatın… Geçirdiği evrelere bakın… Yönelim değişmemişti. Neyin yeni düzeniydi ki bu, hegemonun mu? Düzen aynıydı, düzülenin hep aynı olduğu… düzen buydu işte!

İnsanoğlunun her döneminde aslında tek bir düzen vardı. Tek bir kanunu vardı bu düzenin, o da orman kanunuydu. Modernite, bu orman kanununu içinden dışarıya; merkezden çevreye yansıtmanın entelektüel ismi oldu.
Küreselleşme, güzelliklerin taşıyıcısı ve bunun yanında bütün pisliklerin içerden dışarıya kısa yoldan aktarılması oldu; lokalize olan ise çıkar savaşlarının dışında kalan yerlerdeydi.
Yeni dünya düzeni büyük bir masaldı, uyumadan çocukları korkutan öcü hikayeleriydi. Görece tek kutuplu kalan dünya, aksini yaratmakta gecikmeyecekti. Yeni dünya düzeyi, insanlığın ne kadar çirkinleşebileceğini gözler önüne serdi.
Biz, yine bizdik. Değişen şey, doğal olanın artık alenen dışavurumuydu. İşte bu insanlığın dünyaya bakışının yeni düzeyi oldu…
Leviathan bizi gerçekten kurtarabilecek miydi? Hobbes ile 2007 yılında sohbet edebilmek eğlenceli olurdu.

İnsanlığın uzaya koloniler kurduğu bir gelecekte geçen ve merkezdeki gezegenlerin, çevredekileri kontrol altına almak için bir tür kimyasal gaz denediği ve sonunda kontrol altına alınmak istenenlerin ya tamamıyla etkisiz hale geldiği ya da birer canavara dönüştüğü bir film vardı. Siyaset biliminde pek moda olan merkez - çevre söylemini ustalıkla kullanması bir yana; “insanlar işlerine burunlarını sokmamızdan hoşlanmıyor” özeleştirisiyle izlenmeye değer bir yapıt. Belki de 11 Eylül’ün gerçek alt metnini görebileceğimiz basit bir seyirlik. Serenity. Neden daha önce izlemedim bilmiyorum? 2. bölümü yazdıktan hemen sonra izlemem de hoş bir tesadüf olsa gerek.
Yeni dünya, evet sanırım buydu temel yönelimimiz.
11 Eylül pek çoklarına göre yeni bir şeydi. Soğuk Savaş sonrası düşmansızlığın suni bir dışavurumuydu; belki tam bir tepkiydi, belki de bir yerlerde bunu yaratan bir “klik” olmuştu. Dünya ticaretinin kalbi olarak görülen Dünya Ticaret Merkezi’nde o gün olanlar neyi temsil ediyordu? Tarihin sonu mu? Medeniyetler çatışması mı? Derinlerde ne vardı?
Belki resimlere bakarken sorgulamamızı istediğim de budur.

Hegemon kuvvetlerin yıllarca beslediği karganın göz oyma vakti mi gelmişti yoksa? Hani 90’larden önce karşıt güce karşı beslediği…
Lafı fazla dolandırmak değil… bir yere varmayacak cümlelerle sorgulamanızı istiyorum içinizde…
Yeni dünya düzeyi, her zaman kaotik ve anarşik olagelmiş uluslararası ortamın geldiği son noktaydı sadece.. İşte buraya kadar anlattıklarım! Nerden başlatırsanız başlatın… Geçirdiği evrelere bakın… Yönelim değişmemişti. Neyin yeni düzeniydi ki bu, hegemonun mu? Düzen aynıydı, düzülenin hep aynı olduğu… düzen buydu işte!

İnsanoğlunun her döneminde aslında tek bir düzen vardı. Tek bir kanunu vardı bu düzenin, o da orman kanunuydu. Modernite, bu orman kanununu içinden dışarıya; merkezden çevreye yansıtmanın entelektüel ismi oldu.
Küreselleşme, güzelliklerin taşıyıcısı ve bunun yanında bütün pisliklerin içerden dışarıya kısa yoldan aktarılması oldu; lokalize olan ise çıkar savaşlarının dışında kalan yerlerdeydi.
Yeni dünya düzeni büyük bir masaldı, uyumadan çocukları korkutan öcü hikayeleriydi. Görece tek kutuplu kalan dünya, aksini yaratmakta gecikmeyecekti. Yeni dünya düzeyi, insanlığın ne kadar çirkinleşebileceğini gözler önüne serdi.
Biz, yine bizdik. Değişen şey, doğal olanın artık alenen dışavurumuydu. İşte bu insanlığın dünyaya bakışının yeni düzeyi oldu…
Leviathan bizi gerçekten kurtarabilecek miydi? Hobbes ile 2007 yılında sohbet edebilmek eğlenceli olurdu.

İnsanlığın uzaya koloniler kurduğu bir gelecekte geçen ve merkezdeki gezegenlerin, çevredekileri kontrol altına almak için bir tür kimyasal gaz denediği ve sonunda kontrol altına alınmak istenenlerin ya tamamıyla etkisiz hale geldiği ya da birer canavara dönüştüğü bir film vardı. Siyaset biliminde pek moda olan merkez - çevre söylemini ustalıkla kullanması bir yana; “insanlar işlerine burunlarını sokmamızdan hoşlanmıyor” özeleştirisiyle izlenmeye değer bir yapıt. Belki de 11 Eylül’ün gerçek alt metnini görebileceğimiz basit bir seyirlik. Serenity. Neden daha önce izlemedim bilmiyorum? 2. bölümü yazdıktan hemen sonra izlemem de hoş bir tesadüf olsa gerek.
Pazar, Mart 04, 2007
Karanlık ve Işık
"Bir kandil yakacak olursan, gölgesini de beraberinde getirirsin..."
Ursula K. Le Guin
...Son bir kez daha baktı ışığa, ve "ben seçimimi yaptım" diye geçirdi içinden. Aslında haykırmak istemişti bütün gücüyle, ama boşluğun şiddetine karşı gelememişti... Sözcükler dudaklarına ulaşamadan ölmüşlerdi, ama bunu için için söylemiş olması bile birşeydi.

Bütün bu uğraşın sonunda hayatının başladığı yerdeydi. Yola ne zaman koyulduğunu bile hatırlayamıyordu artık. Geçmiş adeta sislerin arasındaydı artık. Bu sevimsiz yolculukta hatırlaması gereken şeyler vardı elbet ama onları sislerin arasında kalmış hafızasından söküp çıkarmak ve tekrar düşünmek olanaksızdı. Çok uzun süre önce aklına gölge düşmüştü zaten. Farkında olmak istememişti belki de tüm bunların...
Sonsuzluğa bir adım daha yakındı artık...
Geçmişinin toz bulutları arasında kalmış olması, görece iyi bir durumdu da denebilir. Belki de doğanın bir kanunuydu bu ve eninde sonunda gerçekleşecekti.
Artık hatırlayamadıkları yalnızca önemsiz ayrıntılardı, onun için. Uğraşmamıştı yeniden görmek için, bir ucuna gelmişti yaşamın ama zihninin uçlarına yapması gereken seyahat hep bir sonraki adıma ertelenmişti...Ve sonunda yitip gitmişti, diğer herşey gibi.
Yitip gidenler büyük bir yıkımdan veya bir kıyametten farklıydı; görünürde öyle de olsa. Çok daha derindi ve anlamlı. Arkasında milyarlarca huzursuz ruh kalmış olsa da, nasıl olsa artık bunun farkında bile değildi.

İşte, yaşamının doğduğu bahçedeydi. Değmişti herşeye, seçimini zaten çok önceden yapmıştı.
Biliyordu... Birçok destan yazmıştı; birçok devrime şahit olmuştu; sayısız savaş görmüştü, kaldıramayacağı kadar kan... Hepsiydi bunların, aynı zamanda hiçbiri olacak şeyler yapmıştı... Herşeyin nihayete ereceğini düşündüğü yerde bunların hesabını vermek değildi düşüncesi; seçimlerinin mükafatını almak için hırs, heyecan ve gözyaşı doluydu.
Karanlığa son bir kez göz kırpmadan önce, ışığa bakıp geçmişi hatırlamayı denedi... Tek gördüğü aslında herşeyin sona erdiğiydi. Sadece sonunu gördü... Zihninde birşeylerin tetiklenmesini bekledi, olmadı.
Karanlığa isteksiz adımlarla yürürken; ışığa layık olmadığının farkındalığıyla ve bileklerinden akan birkaç damla kanla herşeyi anladı... Sonsuzluğa kavuşacağı bu bahçede, kendi yıkımını da hazırlamıştı. Başladığı yerde bitmişti yaşam. Sonsuz güç için verdiği mücadele, onu herşeyin başladığı o sonsuz güce içkin yere geri döndürmüştü, elinden yaşama gücünü alarak... Geriye sadece bir çığlık kalmıştı...
Ursula K. Le Guin
...Son bir kez daha baktı ışığa, ve "ben seçimimi yaptım" diye geçirdi içinden. Aslında haykırmak istemişti bütün gücüyle, ama boşluğun şiddetine karşı gelememişti... Sözcükler dudaklarına ulaşamadan ölmüşlerdi, ama bunu için için söylemiş olması bile birşeydi.

Bütün bu uğraşın sonunda hayatının başladığı yerdeydi. Yola ne zaman koyulduğunu bile hatırlayamıyordu artık. Geçmiş adeta sislerin arasındaydı artık. Bu sevimsiz yolculukta hatırlaması gereken şeyler vardı elbet ama onları sislerin arasında kalmış hafızasından söküp çıkarmak ve tekrar düşünmek olanaksızdı. Çok uzun süre önce aklına gölge düşmüştü zaten. Farkında olmak istememişti belki de tüm bunların...
Sonsuzluğa bir adım daha yakındı artık...
Geçmişinin toz bulutları arasında kalmış olması, görece iyi bir durumdu da denebilir. Belki de doğanın bir kanunuydu bu ve eninde sonunda gerçekleşecekti.
Artık hatırlayamadıkları yalnızca önemsiz ayrıntılardı, onun için. Uğraşmamıştı yeniden görmek için, bir ucuna gelmişti yaşamın ama zihninin uçlarına yapması gereken seyahat hep bir sonraki adıma ertelenmişti...Ve sonunda yitip gitmişti, diğer herşey gibi.
Yitip gidenler büyük bir yıkımdan veya bir kıyametten farklıydı; görünürde öyle de olsa. Çok daha derindi ve anlamlı. Arkasında milyarlarca huzursuz ruh kalmış olsa da, nasıl olsa artık bunun farkında bile değildi.

İşte, yaşamının doğduğu bahçedeydi. Değmişti herşeye, seçimini zaten çok önceden yapmıştı.
Biliyordu... Birçok destan yazmıştı; birçok devrime şahit olmuştu; sayısız savaş görmüştü, kaldıramayacağı kadar kan... Hepsiydi bunların, aynı zamanda hiçbiri olacak şeyler yapmıştı... Herşeyin nihayete ereceğini düşündüğü yerde bunların hesabını vermek değildi düşüncesi; seçimlerinin mükafatını almak için hırs, heyecan ve gözyaşı doluydu.
Karanlığa son bir kez göz kırpmadan önce, ışığa bakıp geçmişi hatırlamayı denedi... Tek gördüğü aslında herşeyin sona erdiğiydi. Sadece sonunu gördü... Zihninde birşeylerin tetiklenmesini bekledi, olmadı.
Karanlığa isteksiz adımlarla yürürken; ışığa layık olmadığının farkındalığıyla ve bileklerinden akan birkaç damla kanla herşeyi anladı... Sonsuzluğa kavuşacağı bu bahçede, kendi yıkımını da hazırlamıştı. Başladığı yerde bitmişti yaşam. Sonsuz güç için verdiği mücadele, onu herşeyin başladığı o sonsuz güce içkin yere geri döndürmüştü, elinden yaşama gücünü alarak... Geriye sadece bir çığlık kalmıştı...
Çarşamba, Şubat 28, 2007
Küreselleşmeme ve Yeni Dünya Düzeyi (Bölüm II)
Hobbes’un temel savından çıktık yola, ama bu sadece buzdağının su üzerinde kalan kısmıydı. Suyun altında, görmediğimiz derinlerde yatan farklı gerçekler var. Yoo, komplo teorileri değil demek istediğim. Burada boş laf veya safsata olarak algılanan şeylerle kafa yormak değil amacım. İşte o buz dağı biziz, ben de derinlerde bildiğimiz ama gözlerimiz bağlanarak unuttuğumuz bazı noktaları eriterek su yüzüne çıkarmak istiyorum. Tarihsel bir bakış açısı yerine daha olgusal ve amaca yönelik olacak tavrım. Yoksa bir tarih kitabı yazmak daha mantıklı olabilirdi.

Küreselleşme deniyor, son zamanlarda çok da moda oldu. Ee, globaliz artık tırnak içinde. Tarihsel bağlamda ipin ucunun nereye dayandığını bulmak çok zor. İpi belki, insanlık tarihiyle bağlayabilir; belki de çok da moda olan retoriği kullanarak, soğuk savaş sonlarında düğümleyebiliriz. Gerçeklerle konuştuğumuzda, bu olgunun, yani küreselleşme dediğimiz ab-ı hayatın köklerini Sanayi Devrimi’nde buluruz. Her açıdan. Ekonomik alanda merkantilist sistemi tepetaklak eden ve artık sermayeyle birlikte beşeriyete ait diğer birçok uzvun yolculuğunun görece günümüze yaklaşması ve bugünkü anlamda vahşi çarkların fabrike edildiği pek de bağdaşık (homojen) olmayan bir düzlem.
Yukarda da bahsini ettiğim, şu çok moda, Soğuk Savaş retoriği sadece olayların boyutunu değiştiren bir dönemeç. Tıpkı, 1. ve 2. dünya savaşları veya İspanya İç Savaşı gibi. Soğuk Savaş’ın sonlanmasının küreselleşmeye yaptıkları, uluslararası ortamdaki iki kutupluluğu tek kutuplu döneme indirgeyen, küreselleşmeye karşı bir küreselleşmeme yaratan ve bu süreçleri hızlandıracak Yeni Dünya Düzeyi’nin kapısını aralıyordu.

Soğuk Savaş’ın sonlanması glastnostta gördüğümüz gibi; dönemi kapatan çarkın, yani küreselleşmenin kökenlerinin ne zaman atıldığını neo-liberalizmde görmek mümkün. Çağa yöne veren ve bir ekonomi politik olarak sosyalizmi bıçak gibi kesen, neo-liberalizm aslında küreselleşme olgusunun geliştirirken, çoktan temelleri atılmış küreselleşmemeyi de sahneye koymaya başlıyordu.
Bir başka moda da Transatlantik ayrışması olarak kondu önümüze. Neydi bu? Sözde bir Avrupa ve Amerika ayrışması. Küreselleşmeyle ne kadar alakalı tartışılır, ama uluslararası güvenlik sorunlarının önde gelen başlıklarından biri oldu. Çok da kafa bulandırmamakta yarar var. Özünde dünyanın nimetlerinin nasıl kendi lehine kullanılacağının mücadelesinin ürünü değil miydi bu “ayrışma”. Kim hayır diyebilir ki?

Küreselleşme söylemi, ya da tırnak içinde globalizasyon, kendi anti tezine içkindi zaten en başından beri. Küreselleşme mi baskındı, küreselleşmeme mi? Cevabı bizde saklı. Sadece dünya haritasını elimize alıp bakmak kadar kolay veya tanımları yerli yerine oturtmak kadar karmaşık. İletişim devri mi yani küreselleşmenin özü, peki neden bu küreselleşme dünya halklarını kalkındırmakta zorlandı. Neden fark bu kadar büyüdü, güçlü ile güçsüz arasındaki, madem küreseldik de. Sadece boş laftı bütün bunlar, küreselleşme ulaşamaya gücü yetenin ulaşabileceği bir düzeni mi tanımlar? Internet mi yani, bu kadar sığ mıyız?
Sosyal darwinist bir yaklaşım mıdır, bilemem; ama büyük balığın küçük balığı yuttuğu ve en sonunda da küreselleşmemeyi küreselleşmenin antitezi olarak uluslararası mutlak kaosun (belki realist söylemle bağdağtırabilirsiniz, karışamam buna) karşısına bir hayalet gibi diken de bu oldu.
Dünyayı koyun gibi güdenlerin retoriğiyle konuştuk, onları okuduk ama göremediğimiz gerçek Yeni Dünya Düzeni denen suni güdülenmenin ne anlama geldiği oldu. Gerçekten yeni bir düzeni mi yaşıyorduk? Yoksa farklı anlamları gün ışığına çıkartan, aslında insanlık aleminin yepyeni bir dönemini tanımlayan yeni bir düzeye mi gelmiştik?

IKEA hepimizin bildiği, İsveç’de kurulmuş ama bugünlerde Hollandalıların sahiplik ettiği mobilya üreticisi. Ürünlerini ,tasarımlarını beğeniriz. Fiyatı da oldukça makuldür aslında. Yeni ev kuranların, yeni evlenecek olanların da ilgi odağıdır bir yandan. Afrika’dan ağaç ithal eder, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelere destek olmak adına (!), ancak bir şartı vardır kesilen ağaçlar kadar veya belli oranlarda ağaç dikilecektir, ihracat yapan ülke tarafından. Kaybolan akciğerler yenilenecektir böylece, doğa anaya verilen zarar minimize edilecektir. Veriler incelendiğinde bu ticarete konu olan devletlerin zaten oldukça güçsüz oldukları ortadadır. Sermayenin küreselleşmesi, malların ve hizmetin küreselleşmesi ama sorunların küreselleşmemesi. Sorunlar lokalize edilerek boğulurken, büyük devletler üstyapıyı çoktan bankalarına akıtır oldular. Bu, küresel ısınmayı icat eden ülkelerin, küresel ısınma belgeselleri çekerek parayı cukkaladıkları kadar açık. Kim inanıyor yani Al Gore’un başkan seçilseydi Kyoto’nun altına imza atacağına. IKEA gibi binlerce şirketin yaptıklarına bakınca, üstten güzel alttan farklı kokular sızıyor ve yeşil barışı savunan bir takım organizasyonlar kendilerini oraya buraya zincirlerken “küreselleşme sahiplerinin” ekmeğine yağ sürüyor, hem de en ballısından….

11 Eylül’ün başlattığı en büyük söylemlerde başı çeken yeni dünya düzeni retoriği ve küreselleşmenin günümüze yansıyan ışığının son etkileri ve genel bir çözümleme ise son bölümde sizlerle olacak

Küreselleşme deniyor, son zamanlarda çok da moda oldu. Ee, globaliz artık tırnak içinde. Tarihsel bağlamda ipin ucunun nereye dayandığını bulmak çok zor. İpi belki, insanlık tarihiyle bağlayabilir; belki de çok da moda olan retoriği kullanarak, soğuk savaş sonlarında düğümleyebiliriz. Gerçeklerle konuştuğumuzda, bu olgunun, yani küreselleşme dediğimiz ab-ı hayatın köklerini Sanayi Devrimi’nde buluruz. Her açıdan. Ekonomik alanda merkantilist sistemi tepetaklak eden ve artık sermayeyle birlikte beşeriyete ait diğer birçok uzvun yolculuğunun görece günümüze yaklaşması ve bugünkü anlamda vahşi çarkların fabrike edildiği pek de bağdaşık (homojen) olmayan bir düzlem.
Yukarda da bahsini ettiğim, şu çok moda, Soğuk Savaş retoriği sadece olayların boyutunu değiştiren bir dönemeç. Tıpkı, 1. ve 2. dünya savaşları veya İspanya İç Savaşı gibi. Soğuk Savaş’ın sonlanmasının küreselleşmeye yaptıkları, uluslararası ortamdaki iki kutupluluğu tek kutuplu döneme indirgeyen, küreselleşmeye karşı bir küreselleşmeme yaratan ve bu süreçleri hızlandıracak Yeni Dünya Düzeyi’nin kapısını aralıyordu.

Soğuk Savaş’ın sonlanması glastnostta gördüğümüz gibi; dönemi kapatan çarkın, yani küreselleşmenin kökenlerinin ne zaman atıldığını neo-liberalizmde görmek mümkün. Çağa yöne veren ve bir ekonomi politik olarak sosyalizmi bıçak gibi kesen, neo-liberalizm aslında küreselleşme olgusunun geliştirirken, çoktan temelleri atılmış küreselleşmemeyi de sahneye koymaya başlıyordu.
Bir başka moda da Transatlantik ayrışması olarak kondu önümüze. Neydi bu? Sözde bir Avrupa ve Amerika ayrışması. Küreselleşmeyle ne kadar alakalı tartışılır, ama uluslararası güvenlik sorunlarının önde gelen başlıklarından biri oldu. Çok da kafa bulandırmamakta yarar var. Özünde dünyanın nimetlerinin nasıl kendi lehine kullanılacağının mücadelesinin ürünü değil miydi bu “ayrışma”. Kim hayır diyebilir ki?

Küreselleşme söylemi, ya da tırnak içinde globalizasyon, kendi anti tezine içkindi zaten en başından beri. Küreselleşme mi baskındı, küreselleşmeme mi? Cevabı bizde saklı. Sadece dünya haritasını elimize alıp bakmak kadar kolay veya tanımları yerli yerine oturtmak kadar karmaşık. İletişim devri mi yani küreselleşmenin özü, peki neden bu küreselleşme dünya halklarını kalkındırmakta zorlandı. Neden fark bu kadar büyüdü, güçlü ile güçsüz arasındaki, madem küreseldik de. Sadece boş laftı bütün bunlar, küreselleşme ulaşamaya gücü yetenin ulaşabileceği bir düzeni mi tanımlar? Internet mi yani, bu kadar sığ mıyız?
Sosyal darwinist bir yaklaşım mıdır, bilemem; ama büyük balığın küçük balığı yuttuğu ve en sonunda da küreselleşmemeyi küreselleşmenin antitezi olarak uluslararası mutlak kaosun (belki realist söylemle bağdağtırabilirsiniz, karışamam buna) karşısına bir hayalet gibi diken de bu oldu.
Dünyayı koyun gibi güdenlerin retoriğiyle konuştuk, onları okuduk ama göremediğimiz gerçek Yeni Dünya Düzeni denen suni güdülenmenin ne anlama geldiği oldu. Gerçekten yeni bir düzeni mi yaşıyorduk? Yoksa farklı anlamları gün ışığına çıkartan, aslında insanlık aleminin yepyeni bir dönemini tanımlayan yeni bir düzeye mi gelmiştik?

IKEA hepimizin bildiği, İsveç’de kurulmuş ama bugünlerde Hollandalıların sahiplik ettiği mobilya üreticisi. Ürünlerini ,tasarımlarını beğeniriz. Fiyatı da oldukça makuldür aslında. Yeni ev kuranların, yeni evlenecek olanların da ilgi odağıdır bir yandan. Afrika’dan ağaç ithal eder, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelere destek olmak adına (!), ancak bir şartı vardır kesilen ağaçlar kadar veya belli oranlarda ağaç dikilecektir, ihracat yapan ülke tarafından. Kaybolan akciğerler yenilenecektir böylece, doğa anaya verilen zarar minimize edilecektir. Veriler incelendiğinde bu ticarete konu olan devletlerin zaten oldukça güçsüz oldukları ortadadır. Sermayenin küreselleşmesi, malların ve hizmetin küreselleşmesi ama sorunların küreselleşmemesi. Sorunlar lokalize edilerek boğulurken, büyük devletler üstyapıyı çoktan bankalarına akıtır oldular. Bu, küresel ısınmayı icat eden ülkelerin, küresel ısınma belgeselleri çekerek parayı cukkaladıkları kadar açık. Kim inanıyor yani Al Gore’un başkan seçilseydi Kyoto’nun altına imza atacağına. IKEA gibi binlerce şirketin yaptıklarına bakınca, üstten güzel alttan farklı kokular sızıyor ve yeşil barışı savunan bir takım organizasyonlar kendilerini oraya buraya zincirlerken “küreselleşme sahiplerinin” ekmeğine yağ sürüyor, hem de en ballısından….

11 Eylül’ün başlattığı en büyük söylemlerde başı çeken yeni dünya düzeni retoriği ve küreselleşmenin günümüze yansıyan ışığının son etkileri ve genel bir çözümleme ise son bölümde sizlerle olacak
Pazar, Şubat 25, 2007
Bilinmeyen Bir Diyardaydık Hepimiz Ve...
... çürümüşcesine kokuyorduk. Kirlenmiştik, asosyaldik, oyuncuyduk, yazar ve çizerdik. Mimardık, mühendistik... Hatta avukattık, doktor ve hemşireydik. Hastaydık veya kendimizi hasta sanıyorduk. Rüyadaydık veya uyanıktık. Masaldaydık hatta mitteydik. Beyazperdedeydik; Hollywood'da, Bollywood'da... Figurandık bazen de başrol.Yaşıyorduk veya toprağın altında gerçek ölüm çin bekliyorduk. Canımız sıkılıyordu orası kesin! 20. yüzyılın sonlarına yetişmiştik ve 21. yüzyıl kucaklıyordu bizi artık. Milenyum türküsünün kakofonik notalarıydık ve son tahlilde çiçek gibi açıyorduk hem de "aeroglass" efektimizle.

Sanayileşme (devrim anlamında) ile başlayan küreselleşme olgusunun son halkasının çocukları olarak bilişim avuçlarımızdaydı. Büyük evrimin en önemli halkasının içindeyik. Ancak küresel olan arttıkça, küresel olamayanlar (veya oldurulmayan) bu güzellikleri ve göz boyayan efektleri görmek için ekran kartı ve işlemci yönünden sıkıntı çekmeye başladı. Onlara hemen yardım edildi, devletin aciz hizmetkarlarına zimmet edilerek. Sistem tıkır tıkırdı zaten.
Pencereler arasında dolaşırken bazen yavaşladık, tabi kayıt defterimiz (registry) şişmişti. Yaşamak kolay mıydı o kadar? Yazdıklarımızın, kullandıklarımızın, içtiğimiz suyun veya yediğimiz sucuğun takibi bile daha kolaydı bu düzlemde. Hayatlarımızın en güzel anlarını formatlarla kestik belki de veya tamirle iyice yavaşlamış olan şeyleri hepten çalışmaz hale getirdik.

Gitgide hep olmak istemediğimiz şeye dönüşüyorduk. Nefret ettiğimizi söylediğimiz şeyleri yaparak, lafta kalıyorduk. Şuçlanamazdık... Çarklarla aynı yönde dönmesek, çarkların arasında parçalanabilirdik. Gördüğümüz mavi ekranları sadece uyurken görmüyorduk artık. Aslına bakarsak bunun nesi kötüydü değil mi? Gökyüzü bile masmaviydi (!)
Farkındaydık, hayatımızdaki sorunları geçiştirmek için yüklediğimiz her güncelleme paketi hayatımızı daha da yavaşlatıyordu. Ama hayatın bize sundukları hiç de yavaşlıkla halledilebilecek şeyler değildi.
Dinamikliğimiz ve enerjimiz, klavyenin tuşlarına akarken mutluyduk. Farkındaydık ki artık kader denen o kelimenin içi farklı şeylerle dolmuştu. İçimizde öngörüsü geniş olanlar vardı, ben de onlardan duydum... Aslında hepimiz bir programın algoritmalarıydık. En sonunda fark ettik ki, hepimiz "geçersiz işlem yürütmüştük ve kapatılacaktık."

Yavaş yavaş patlamaya başlayan işletim sistemleri, yeterince kanımız emilmiyormuş gibi, adam akıllı ve daha az maliyetle kullanamadığımız teknoloji... Devasa işlem güçleriye bir boka yaramayan kocaman bilgisayarlarımız, özgür düşüncenin arkasında (!) özgür yazılımın önünde duran "dünya polisleri", onların yalakaları oy/ ekmek peşkeşçileri ve daha kanımızı emen nice 7/24 gezen vampirler... İyi ki varsınız, siz olmasanız biz nefreti bu kadar yoğun yaşayıp, sevgiden bu kadar keyif alamazdık.

Sanayileşme (devrim anlamında) ile başlayan küreselleşme olgusunun son halkasının çocukları olarak bilişim avuçlarımızdaydı. Büyük evrimin en önemli halkasının içindeyik. Ancak küresel olan arttıkça, küresel olamayanlar (veya oldurulmayan) bu güzellikleri ve göz boyayan efektleri görmek için ekran kartı ve işlemci yönünden sıkıntı çekmeye başladı. Onlara hemen yardım edildi, devletin aciz hizmetkarlarına zimmet edilerek. Sistem tıkır tıkırdı zaten.
Pencereler arasında dolaşırken bazen yavaşladık, tabi kayıt defterimiz (registry) şişmişti. Yaşamak kolay mıydı o kadar? Yazdıklarımızın, kullandıklarımızın, içtiğimiz suyun veya yediğimiz sucuğun takibi bile daha kolaydı bu düzlemde. Hayatlarımızın en güzel anlarını formatlarla kestik belki de veya tamirle iyice yavaşlamış olan şeyleri hepten çalışmaz hale getirdik.

Gitgide hep olmak istemediğimiz şeye dönüşüyorduk. Nefret ettiğimizi söylediğimiz şeyleri yaparak, lafta kalıyorduk. Şuçlanamazdık... Çarklarla aynı yönde dönmesek, çarkların arasında parçalanabilirdik. Gördüğümüz mavi ekranları sadece uyurken görmüyorduk artık. Aslına bakarsak bunun nesi kötüydü değil mi? Gökyüzü bile masmaviydi (!)
Farkındaydık, hayatımızdaki sorunları geçiştirmek için yüklediğimiz her güncelleme paketi hayatımızı daha da yavaşlatıyordu. Ama hayatın bize sundukları hiç de yavaşlıkla halledilebilecek şeyler değildi.
Dinamikliğimiz ve enerjimiz, klavyenin tuşlarına akarken mutluyduk. Farkındaydık ki artık kader denen o kelimenin içi farklı şeylerle dolmuştu. İçimizde öngörüsü geniş olanlar vardı, ben de onlardan duydum... Aslında hepimiz bir programın algoritmalarıydık. En sonunda fark ettik ki, hepimiz "geçersiz işlem yürütmüştük ve kapatılacaktık."

Yavaş yavaş patlamaya başlayan işletim sistemleri, yeterince kanımız emilmiyormuş gibi, adam akıllı ve daha az maliyetle kullanamadığımız teknoloji... Devasa işlem güçleriye bir boka yaramayan kocaman bilgisayarlarımız, özgür düşüncenin arkasında (!) özgür yazılımın önünde duran "dünya polisleri", onların yalakaları oy/ ekmek peşkeşçileri ve daha kanımızı emen nice 7/24 gezen vampirler... İyi ki varsınız, siz olmasanız biz nefreti bu kadar yoğun yaşayıp, sevgiden bu kadar keyif alamazdık.
Cumartesi, Şubat 24, 2007
Thomas Hobbes'un Leviathan'ı veya Yeni Dünya Düzeyi... (Bölüm I)
...düzeni değil!!
Leviathan'ı, Hobbes'u veya Yeni Dünya yakıştırmasını görenlerin "eyvah, şimdi yandık" dediklerini duyar gibiyim. Merak etmeyin, bu ne bir siyaset felsefesi türküsü olacak, ne de daha önce buraya karaladıklarım kadar hisli ve anlaşılması zor... Hobbes'un yaptığını veya çok sonraları Kenneth Waltz gibi neo-realist düşünürlerin çığırdığı uzun havaları tekrar etmeyeceğim veya toplum sözleşmeci sanabileceğiniz ufkumu açmayacağım sizlere, belki siz bulacaksınız ama en derininizde hissederek... İkircikli bir yazı olmayacak, kendimden değil görünen köyün kılavuz istememesinden bahsedeceğim... Giriftlik aramayın ve satır aralarına sıkışmış iğnelemeler...

"Doğmak." Çok basit bir kelime aslında değil mi? Yazılarımıza sokarken bu en basit halini hiç beğenmeyiz, altında yatanları düşünmeden. Bir hayata başlamanın azizliğini hep daha farklı anlatımlarda ararız. Oysa bu başlangıç, son düdüğe kadar geçen zamanın en soylusu ve arı olanıdır. Basittir ama zordur. İyice düşünün...!
Doğarak içinde yeşermeye yelteneceğimiz kalabalık bir güruh vardır. İster toplum diyin adına, ister aile, isterseniz ulus... Üzerine doğduğumuz bu yusyuvarlak kayanın binlerce parçaya ayrılmış olduğunu bilmeden ve seçme şansımız olmadan. Yeşermek birçok anlama gelebilir bu yüzden.
Nasıl yaşayacağımız betimlenmiş midir? Yol belli midir? Nasıl bir kodlar sistemi üzerinde yaşamamız istenir? Öğrenmek değildir zor olan. Zor olan birşey de yoktur ortada, kararlar ve kodlar sistemi içerisinde bağımlı bir ruh yolunu bulacaktır. Peki, doğumun azizliği nerde kalmıştır...?

Bizim için kararları verenlerin varlığından haberdar olmamız, aynı zamanda onlarla ters düşmemizle aynı güne rastlamıştır veya kayıtsız şartsız teslimiyetimizle.
Atalarımızın başkalarının atalarının boğazını kesmesini okuyup, yeni doğanın kalbinden bile temiz addediğimiz saylarda, orgazm olurken; kaçırdığımız çok fazla nokta vardır hayatta.. Yaşama bir kez geliyor olmak. Kafamız o kadar boş şeylerle meşguldür ki, bizim gibi olmayanların bir araya gelip oluşturduklarıyla kıyasıya bir rekabet içindeyizdir. Neden... Neden yaratılmış olanlar bu kadar acizdir ve birbirlerini anlamazlar...?
İnsanoğlu sonsuz güç arayışında mıdır? Tek güdüsü hayatta kalmak mıdır? Bu sorular ne kadar akla yatkın. Özünde kötü canlılar mıyız yani? Yoksa bizi şekillendiren, içine doğduğumuz güruh ve inanış sistemi mi? Aradığımız cevaplar değil. Doğru soruları nasıl sorabileceğimiz olacak. Yoksa bu dünyanın her türlü soruya verecek cevapları çoktan hazır.

Kanla güdülenmiş bir nesil, inanışların çarpışması, medeniyetlerin mücadelesi; tarihin sonunda değil, tarihin başlangıcında da değil tam ortasında olduğumuzu tekrar tekrar kanıtlıyor bize. Binlerce yıllık beraberlik nasıl sürüyor?
Bireyin toplumu oluşturduğu veya devletin birey için var olduğu değil çağın prensibi. Pratikte herşey yerçekimine aykırı. Kanıtlanmış bütün bilimsel teorileri, her saniye çürüten bir sistemin içindeyiz.
Bu yüzdendir ki; temsil ettiği kalabalık için çalışması gerekenler farklı şeylere hizmet eder görünür. Güdülenlerin gördüğü buz dağının görünen tarafıyken; aşağılarda, çok aşağılarda bilinen ama itiraf edilemeyen gerçekler oynaşır durur. İnsana dönmesi gerekenler onların boğazından geçer... Sistemin temellerini atanları kıyasıya eleştirirken, sistemin meyvelerini sonuna kadar sömürürler, yeni ağaç dikmeden. Zaten var olan ağaçların başında da kendileri vardır.
11 Eylül tarihi pek çok insana yeni birşeyler çağrıştırdı. Yeni Dünya Düzeni gibi laf salataları afiyetle mideye indirildi, üzerine tatlılar yendi en medeniyetler çatışması içereninden.
Bütün bunlar gerçekten yeni miydi? İnsanoğlu nesillerdir çarpışmıyor muydu yani? Nesi yeniydi bu düzenin?
Sadece evrim geçiriyorduk işte. Teknoloji kendi hükümdarlığını yükselttikçe evrim hızlanıyordu. Dikey değil daha çok yatay ivmelendik bütün dünya insanları olarak. O yeni doğanın azizliği çoktan yitip gitti, yerine güce tapan liderler ve onların arkasına geçen kalabalık çoğaldı.
Binlerce çatışmaya yataklık eden ve toprakları kana doyan gezegenimiz çaresizdi.
Manipüle edilmiş, apolitize beyinler doldurdu meydanları, eğitim mabedlerini, devlet görevlerini... Doğumla beraber gelen haklar sırra kadem bastı, en demokrasi uyuşturucusundan almış milletlerde bile.
Tabiat halindeki insanlar bir araya geldi, ne değişti? Binlerce yıllık evrilme sonucu ortaya çıkanlar bir Leviathan da yaratamadı. Dünya polisi devletler yarattı. Özlemi duyulan Leviathan'ın asla olamayacağı anlaşılamadı, hükümet etmenin ve develetliliğin genleri bilinçaltına bunu kabul ettiremedi.

İlk noktaya döndük. "Homo homini lupus". İnsan insanın kurduydu, herzaman ve öyle olmaya devam edecek. Başlangıçta elde edilenler, bir süper otoriteye de devredilse ortaya çatışmadan başka bir düzlem çıkmayacaktı.
Bunu yaşayarak öğrenen insanlık tarihi, bugün bile bunu görmezden gelmekte ve kendine itiraf edememekte...
Bugün, ismi henüz bilinmeyen 80 milyonluk bir ülkede insanlar açlık sınırında yaşamakta. Devletliler cari açığın azaldığı, gelirlerin yükseldiğini söylemekte ve uluslararası pek masrafsız (!) gezilerine devam etmekteler, halkı pışpışlamaktalar. Kendilerinden öncekiler gibi ama kendilerinden önceliklerden çok daha terbiyesizce... Bugün, bu adı bilinmeyen diyarda; insanlar hala uyumakta, uyutulmakta, sesleri kesilmekte, apolitize edilmekte ve eksenden sökülmektedir...
Bütün bir dünyanın tablosu çok daha ağır bilançolara gebe olsa da, yaşadığı diyarda umutsuzluğa düşmüş aydınlık insanlar karanlığa seslerini duyuramadıkça, küresel düşünceleri ilüzyona bulanmaktadır. Yeni dünya düzeyi, insanlığın bütün tarihi boyunca yaşadığı gelişmeleri, çatışmalarla beraber yoğurmakta ve ortaya çıkan düzen ne eskisinden daha eski, ne de yenisinden daha yeni olmakta... Doğanlar olduğu kadar, ölenler de umutsuzca kararmakta, yeşermekten ve aydınlanmaktan ziyade. Yaratılan küresel yoksulluk, yalnız bunu yaratanlara çıkar sağlarken; dünyadaki çatışmaları önlemesi ve küresel refahın sağlanması adına kurulan oluşumlar medya maymunu olarak hayatlarına devam etmekte. zengin toplumlar aynı zamanda greenpeace gibi oyuncaklara aldanmakta ve gerçekten dünyada, refah için adımlar atıldığını sanarak huşu içinde her akşam orgazmlarını yaşamaya devam etmekte...
Ölüm uykusunda gerçeklerin üstü örtülürken, kabuğuna çekilen "gelişmekte olan insan" en ilkele dönme dürtüsüne yenik düşmekte... Kanının ve inancının aklını zehirlediği, terkedilmişlik paranoyası içinde öfke kusmayı beklemekte... Yaratılmaya çalışılan modaya uyarak.
Bu ölüm uykusundan bir an önce uyanmaları dileğiyle...
Leviathan'ı, Hobbes'u veya Yeni Dünya yakıştırmasını görenlerin "eyvah, şimdi yandık" dediklerini duyar gibiyim. Merak etmeyin, bu ne bir siyaset felsefesi türküsü olacak, ne de daha önce buraya karaladıklarım kadar hisli ve anlaşılması zor... Hobbes'un yaptığını veya çok sonraları Kenneth Waltz gibi neo-realist düşünürlerin çığırdığı uzun havaları tekrar etmeyeceğim veya toplum sözleşmeci sanabileceğiniz ufkumu açmayacağım sizlere, belki siz bulacaksınız ama en derininizde hissederek... İkircikli bir yazı olmayacak, kendimden değil görünen köyün kılavuz istememesinden bahsedeceğim... Giriftlik aramayın ve satır aralarına sıkışmış iğnelemeler...

"Doğmak." Çok basit bir kelime aslında değil mi? Yazılarımıza sokarken bu en basit halini hiç beğenmeyiz, altında yatanları düşünmeden. Bir hayata başlamanın azizliğini hep daha farklı anlatımlarda ararız. Oysa bu başlangıç, son düdüğe kadar geçen zamanın en soylusu ve arı olanıdır. Basittir ama zordur. İyice düşünün...!
Doğarak içinde yeşermeye yelteneceğimiz kalabalık bir güruh vardır. İster toplum diyin adına, ister aile, isterseniz ulus... Üzerine doğduğumuz bu yusyuvarlak kayanın binlerce parçaya ayrılmış olduğunu bilmeden ve seçme şansımız olmadan. Yeşermek birçok anlama gelebilir bu yüzden.
Nasıl yaşayacağımız betimlenmiş midir? Yol belli midir? Nasıl bir kodlar sistemi üzerinde yaşamamız istenir? Öğrenmek değildir zor olan. Zor olan birşey de yoktur ortada, kararlar ve kodlar sistemi içerisinde bağımlı bir ruh yolunu bulacaktır. Peki, doğumun azizliği nerde kalmıştır...?

Bizim için kararları verenlerin varlığından haberdar olmamız, aynı zamanda onlarla ters düşmemizle aynı güne rastlamıştır veya kayıtsız şartsız teslimiyetimizle.
Atalarımızın başkalarının atalarının boğazını kesmesini okuyup, yeni doğanın kalbinden bile temiz addediğimiz saylarda, orgazm olurken; kaçırdığımız çok fazla nokta vardır hayatta.. Yaşama bir kez geliyor olmak. Kafamız o kadar boş şeylerle meşguldür ki, bizim gibi olmayanların bir araya gelip oluşturduklarıyla kıyasıya bir rekabet içindeyizdir. Neden... Neden yaratılmış olanlar bu kadar acizdir ve birbirlerini anlamazlar...?
İnsanoğlu sonsuz güç arayışında mıdır? Tek güdüsü hayatta kalmak mıdır? Bu sorular ne kadar akla yatkın. Özünde kötü canlılar mıyız yani? Yoksa bizi şekillendiren, içine doğduğumuz güruh ve inanış sistemi mi? Aradığımız cevaplar değil. Doğru soruları nasıl sorabileceğimiz olacak. Yoksa bu dünyanın her türlü soruya verecek cevapları çoktan hazır.

Kanla güdülenmiş bir nesil, inanışların çarpışması, medeniyetlerin mücadelesi; tarihin sonunda değil, tarihin başlangıcında da değil tam ortasında olduğumuzu tekrar tekrar kanıtlıyor bize. Binlerce yıllık beraberlik nasıl sürüyor?
Bireyin toplumu oluşturduğu veya devletin birey için var olduğu değil çağın prensibi. Pratikte herşey yerçekimine aykırı. Kanıtlanmış bütün bilimsel teorileri, her saniye çürüten bir sistemin içindeyiz.
Bu yüzdendir ki; temsil ettiği kalabalık için çalışması gerekenler farklı şeylere hizmet eder görünür. Güdülenlerin gördüğü buz dağının görünen tarafıyken; aşağılarda, çok aşağılarda bilinen ama itiraf edilemeyen gerçekler oynaşır durur. İnsana dönmesi gerekenler onların boğazından geçer... Sistemin temellerini atanları kıyasıya eleştirirken, sistemin meyvelerini sonuna kadar sömürürler, yeni ağaç dikmeden. Zaten var olan ağaçların başında da kendileri vardır.
11 Eylül tarihi pek çok insana yeni birşeyler çağrıştırdı. Yeni Dünya Düzeni gibi laf salataları afiyetle mideye indirildi, üzerine tatlılar yendi en medeniyetler çatışması içereninden.
Bütün bunlar gerçekten yeni miydi? İnsanoğlu nesillerdir çarpışmıyor muydu yani? Nesi yeniydi bu düzenin?
Sadece evrim geçiriyorduk işte. Teknoloji kendi hükümdarlığını yükselttikçe evrim hızlanıyordu. Dikey değil daha çok yatay ivmelendik bütün dünya insanları olarak. O yeni doğanın azizliği çoktan yitip gitti, yerine güce tapan liderler ve onların arkasına geçen kalabalık çoğaldı.
Binlerce çatışmaya yataklık eden ve toprakları kana doyan gezegenimiz çaresizdi.
Manipüle edilmiş, apolitize beyinler doldurdu meydanları, eğitim mabedlerini, devlet görevlerini... Doğumla beraber gelen haklar sırra kadem bastı, en demokrasi uyuşturucusundan almış milletlerde bile.
Tabiat halindeki insanlar bir araya geldi, ne değişti? Binlerce yıllık evrilme sonucu ortaya çıkanlar bir Leviathan da yaratamadı. Dünya polisi devletler yarattı. Özlemi duyulan Leviathan'ın asla olamayacağı anlaşılamadı, hükümet etmenin ve develetliliğin genleri bilinçaltına bunu kabul ettiremedi.

İlk noktaya döndük. "Homo homini lupus". İnsan insanın kurduydu, herzaman ve öyle olmaya devam edecek. Başlangıçta elde edilenler, bir süper otoriteye de devredilse ortaya çatışmadan başka bir düzlem çıkmayacaktı.
Bunu yaşayarak öğrenen insanlık tarihi, bugün bile bunu görmezden gelmekte ve kendine itiraf edememekte...
Bugün, ismi henüz bilinmeyen 80 milyonluk bir ülkede insanlar açlık sınırında yaşamakta. Devletliler cari açığın azaldığı, gelirlerin yükseldiğini söylemekte ve uluslararası pek masrafsız (!) gezilerine devam etmekteler, halkı pışpışlamaktalar. Kendilerinden öncekiler gibi ama kendilerinden önceliklerden çok daha terbiyesizce... Bugün, bu adı bilinmeyen diyarda; insanlar hala uyumakta, uyutulmakta, sesleri kesilmekte, apolitize edilmekte ve eksenden sökülmektedir...
Bütün bir dünyanın tablosu çok daha ağır bilançolara gebe olsa da, yaşadığı diyarda umutsuzluğa düşmüş aydınlık insanlar karanlığa seslerini duyuramadıkça, küresel düşünceleri ilüzyona bulanmaktadır. Yeni dünya düzeyi, insanlığın bütün tarihi boyunca yaşadığı gelişmeleri, çatışmalarla beraber yoğurmakta ve ortaya çıkan düzen ne eskisinden daha eski, ne de yenisinden daha yeni olmakta... Doğanlar olduğu kadar, ölenler de umutsuzca kararmakta, yeşermekten ve aydınlanmaktan ziyade. Yaratılan küresel yoksulluk, yalnız bunu yaratanlara çıkar sağlarken; dünyadaki çatışmaları önlemesi ve küresel refahın sağlanması adına kurulan oluşumlar medya maymunu olarak hayatlarına devam etmekte. zengin toplumlar aynı zamanda greenpeace gibi oyuncaklara aldanmakta ve gerçekten dünyada, refah için adımlar atıldığını sanarak huşu içinde her akşam orgazmlarını yaşamaya devam etmekte...
Ölüm uykusunda gerçeklerin üstü örtülürken, kabuğuna çekilen "gelişmekte olan insan" en ilkele dönme dürtüsüne yenik düşmekte... Kanının ve inancının aklını zehirlediği, terkedilmişlik paranoyası içinde öfke kusmayı beklemekte... Yaratılmaya çalışılan modaya uyarak.
Bu ölüm uykusundan bir an önce uyanmaları dileğiyle...
Sevgili günlük...
... birçok şey eskisi gibi değil. Yoo, merak etme... birşeyin değişeceği yok!. Hiç düşündün mü asla tamamlanmayacak bir bilimkurgu romanının son sayfaları olduğumuzu... Ben, hergün üşenmeden seni yazıyorum heryere bunun bir kısırdöngü olduğunu bilerek. Ben bunu hiç düşünmemiştim, ama artık inanıyorum. Bu roman hiç bitmeyecek ve biz de son sayfalardaki kısırdöngüden (aslında bu kabızlığın ta kendisi ama bunu uygun bulmuyorum, yoo bir ara hatırlat da sileyim şunu.) asla kurtulamayacağız ve zihnimizdeki hesaplar asla kapanmayacak; geri dönmek arzusuyla içinde yaşadığımız o anın keyifsizliğinin tadını çıkartacağız, hem de ölesiye!
Sevgili günlük... Yazacaklarımı asla üstüne alınma...
Bir tesadüfle başlamıştım yaşamaya, sen ne ad verirsen ver... Bir tesadüftü.
İlkin arkamdan omzuma dokunan o el, daha sonra ne çeşitli enerjilerle yaklaşmıştı. Yeşil çimenlerin kokusu üstünde veya gecenin palazlanan korkusunda...
Önce soğukkanlıydı hayat. Ne olduysa bir anda oldu ya zaten, yüzüme güldü. Kendimi bırakışım da o anda oldu.
Cesurduk diyebilirsin ya da hevesliydik. Ben bunu tamamen farklı şeylerde gördüm. Hayatın vereceği bir dilim meyve için birbirimizi parçalamaya hazırdık, çoktan. Evet, bu farklı birşeydi. Hayat buydu tabi, ama farklı bir ismi vardı bu sefer! ...

Büyük masal kahramanlarıydık bir yandan. Çiçekleyerek süzmüştük bakışların kokusunu ve en büyük savaşlarımızda kahramanlık türkülerimizin fısıldandığı yerlere serpmiştik; bedenin bedende hayat bulduğu, kıvrımlarının vücudun dümdüz kesildiği en tepesinde, karlı dorukların. Zor, ama bir o kadar da naif...!
Duyduklarımız arasında çözemediğimiz melodiler başladı hemen ardından. Bir efsane vardır, benden iyi bilirsin eminim? Babil Kulesi ismi... Baş rolünü biz mi üstlenmiştik şimdi? Yoksa, doruktan inişler hep bu kadar taşlı mıydı? Bilinen efsaneleri en baştan oynarken, bilinmeyenlerin altına imzamızı bile atamayacak kadar susamıştık huzura. Biz mi göremiyorduk, yoksa göremeyecek kadar kör müydük, bütün bu olanlar da neyin nesiydi..?
Uyumak gibiydi bu bir yandan. Gözleri ve geri kalanları dışarıya kapatmak gibiydi. Kozasına çekilen ipek böceği gibi değil, kış uykusuna yatan bir yılan gibiydik. Çünkü asla açmadık, uyandığımızda koskoca bir rüyanın eteklerindeydik.
Herşeyin başladığı ve bittiği yerde lanetledik belki geçmişi ve geleceğin kristalli günlerine bir fısıltı tattırdık. Haklısın, bunun da ötesindeydi aslında.
Bir masal mıydı bütün bunlar? Nerde ve nasıl yaşamıştık? Kaçıncı sayfasındaydık ömrün? En önemlisi de, ne kadar yol almıştık başladığımız noktadan?
Sevgili günlük... Yazacaklarımı asla üstüne alınma...
Bir tesadüfle başlamıştım yaşamaya, sen ne ad verirsen ver... Bir tesadüftü.
İlkin arkamdan omzuma dokunan o el, daha sonra ne çeşitli enerjilerle yaklaşmıştı. Yeşil çimenlerin kokusu üstünde veya gecenin palazlanan korkusunda...
Önce soğukkanlıydı hayat. Ne olduysa bir anda oldu ya zaten, yüzüme güldü. Kendimi bırakışım da o anda oldu.
Cesurduk diyebilirsin ya da hevesliydik. Ben bunu tamamen farklı şeylerde gördüm. Hayatın vereceği bir dilim meyve için birbirimizi parçalamaya hazırdık, çoktan. Evet, bu farklı birşeydi. Hayat buydu tabi, ama farklı bir ismi vardı bu sefer! ...

Büyük masal kahramanlarıydık bir yandan. Çiçekleyerek süzmüştük bakışların kokusunu ve en büyük savaşlarımızda kahramanlık türkülerimizin fısıldandığı yerlere serpmiştik; bedenin bedende hayat bulduğu, kıvrımlarının vücudun dümdüz kesildiği en tepesinde, karlı dorukların. Zor, ama bir o kadar da naif...!
Duyduklarımız arasında çözemediğimiz melodiler başladı hemen ardından. Bir efsane vardır, benden iyi bilirsin eminim? Babil Kulesi ismi... Baş rolünü biz mi üstlenmiştik şimdi? Yoksa, doruktan inişler hep bu kadar taşlı mıydı? Bilinen efsaneleri en baştan oynarken, bilinmeyenlerin altına imzamızı bile atamayacak kadar susamıştık huzura. Biz mi göremiyorduk, yoksa göremeyecek kadar kör müydük, bütün bu olanlar da neyin nesiydi..?
Uyumak gibiydi bu bir yandan. Gözleri ve geri kalanları dışarıya kapatmak gibiydi. Kozasına çekilen ipek böceği gibi değil, kış uykusuna yatan bir yılan gibiydik. Çünkü asla açmadık, uyandığımızda koskoca bir rüyanın eteklerindeydik.
Herşeyin başladığı ve bittiği yerde lanetledik belki geçmişi ve geleceğin kristalli günlerine bir fısıltı tattırdık. Haklısın, bunun da ötesindeydi aslında.
Bir masal mıydı bütün bunlar? Nerde ve nasıl yaşamıştık? Kaçıncı sayfasındaydık ömrün? En önemlisi de, ne kadar yol almıştık başladığımız noktadan?
Cuma, Şubat 16, 2007
Kavuşma...
Sadece bir düşünceydi önce
Bir kaç adımla başladı... Adımlar hızlandıkça artıyordu basınç
Durmalıydı ama bir türlü başaramadı. Sonunu görmek istemişti. Bilinçli bir şekilde, kendi elleriyle olmalıydı bu. Ona göre bir onur gösterisi olacak, bizi ise tarifsiz bir trajedinin kollarına teslim edecek.

...önce sadece ucuyla ufak bir gezinti. Sonra bir damla kan çıkar yerinden. Balon gibi olur durduğu yerde, yerçekimi onu etkisine alana kadar. Dans ederek dirseğe kadar süzülen bir damla... Huzurlu yolculuğu buraya kadardır. Sonra yaban topraklarda alır soluğu.
Biraz daha derine gider ucu. Artık bir yol oluşmuştur dirseğe doğru. Birbirine kenetlenmiş damlalar korku ve üzüntüyle akar. Yüzünde ise bunu anlayamayacak kadar bıkkın bir ifade. Birinci yolu; ikinci, üçüncü, dördüncü ve dahası izler. Artık ucunu bile hissetmşyorsundur. Nerdeyse tamamı. Demir artık rengini kaybetmiş, düşmek istemeyen damlaların yuvası olmuştur...

Bakışlar daha donuktur, zihin biraz daha boş. Düşünce farklı manzaralara döner. Gözlerin baktığı, gözlerin gördüğü değildir artık. Aşağılarda çok daha aciz manzaralara yenik düşerken beden, düşünce çoktan kavuşmuştur hayalini kurduğu şeylere.
Kalp atışını yavaşlatmıştır. Yoo, ondan değil. Tamamen kırık olduğunda.
Damlalar artık daha kalabalıktır. Korkuyla kaçışmaktadırlar yalnızlıklarına, terk edilmişliklerine, ölümlerine.... Biraz daha derine...
Evet, artık durduramazsın... Duyamazsın buraya kadar bahsettiklerimi. Sen bile değilsindir artık.

Kendi yarattığın deliğinden akıp gitmişsindir karanlığa. Bulduğun belki bulmayı istediğin; belki de düşünemeyeceğin kadar farklı birşeydir.
Niyahetinde ermişsindir kendine... Kendinde açıp deştiğin ve dışarıya akıttığın herşey sensindir ve sana aittir. Tıpkı bunun gibi. Evet akan senin yazdıklarındır belki. Belki de yazmaya korktukların... Evet, korku... Bir sonraki bu olmalı!
Kendine varolanı görememiş tüm ahmaklara...
Bir kaç adımla başladı... Adımlar hızlandıkça artıyordu basınç
Durmalıydı ama bir türlü başaramadı. Sonunu görmek istemişti. Bilinçli bir şekilde, kendi elleriyle olmalıydı bu. Ona göre bir onur gösterisi olacak, bizi ise tarifsiz bir trajedinin kollarına teslim edecek.

...önce sadece ucuyla ufak bir gezinti. Sonra bir damla kan çıkar yerinden. Balon gibi olur durduğu yerde, yerçekimi onu etkisine alana kadar. Dans ederek dirseğe kadar süzülen bir damla... Huzurlu yolculuğu buraya kadardır. Sonra yaban topraklarda alır soluğu.
Biraz daha derine gider ucu. Artık bir yol oluşmuştur dirseğe doğru. Birbirine kenetlenmiş damlalar korku ve üzüntüyle akar. Yüzünde ise bunu anlayamayacak kadar bıkkın bir ifade. Birinci yolu; ikinci, üçüncü, dördüncü ve dahası izler. Artık ucunu bile hissetmşyorsundur. Nerdeyse tamamı. Demir artık rengini kaybetmiş, düşmek istemeyen damlaların yuvası olmuştur...

Bakışlar daha donuktur, zihin biraz daha boş. Düşünce farklı manzaralara döner. Gözlerin baktığı, gözlerin gördüğü değildir artık. Aşağılarda çok daha aciz manzaralara yenik düşerken beden, düşünce çoktan kavuşmuştur hayalini kurduğu şeylere.
Kalp atışını yavaşlatmıştır. Yoo, ondan değil. Tamamen kırık olduğunda.
Damlalar artık daha kalabalıktır. Korkuyla kaçışmaktadırlar yalnızlıklarına, terk edilmişliklerine, ölümlerine.... Biraz daha derine...
Evet, artık durduramazsın... Duyamazsın buraya kadar bahsettiklerimi. Sen bile değilsindir artık.

Kendi yarattığın deliğinden akıp gitmişsindir karanlığa. Bulduğun belki bulmayı istediğin; belki de düşünemeyeceğin kadar farklı birşeydir.
Niyahetinde ermişsindir kendine... Kendinde açıp deştiğin ve dışarıya akıttığın herşey sensindir ve sana aittir. Tıpkı bunun gibi. Evet akan senin yazdıklarındır belki. Belki de yazmaya korktukların... Evet, korku... Bir sonraki bu olmalı!
Kendine varolanı görememiş tüm ahmaklara...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

